Bir toplumun gerçek zenginliği, birkaç kişinin sahip olduğu servetle değil, en yoksul vatandaşının nasıl yaşadığıyla ölçülür. Bugün Türkiye'nin birçok köyünde, mahallesinde ve kentinde insanlar yoksullukla mücadele ediyor. Milyonlarca emekli aldığı maaşla ay sonunu getiremezken, asgari ücretli çalışanlar kira ve faturalar arasında sıkışıp kalıyor. Üniversite mezunu gençler iş bulamıyor, çiftçiler üretim maliyetleri altında eziliyor, esnaf ise ayakta kalabilmek için borçla yaşamaya çalışıyor.
Yoksulluk artık sadece ekonomik bir sorun değildir. Türkiye'de yoksulluk giderek sosyolojik bir soruna dönüşmektedir. Bir çocuk sabah okula aç gidiyorsa, bir anne çocuklarının beslenmesini düşünerek geceleri uyuyamıyorsa, bir genç geleceğini başka ülkelerde arıyorsa, burada sadece gelir eksikliği değil, umut eksikliği de vardır. Toplumun en büyük sermayesi olan güven duygusu zedelenmektedir.
Sosyologlar yoksulluğun yalnızca gelir yetersizliği olmadığını söylerler. Yoksulluk; eğitimden, sağlıktan, kültürel hayattan ve fırsatlardan dışlanmaktır. İnsanların kendilerini toplumun eşit bireyleri olarak hissedememeleridir.
Bugün Türkiye'de bazı aileler çocuklarının okul masraflarını karşılayamazken, bazı aileler bir öğün et alabilmek için bütçe hesapları yaparken, diğer tarafta servetin belirli ellerde giderek büyüdüğünü görüyoruz. Bu durum yalnızca ekonomik bir eşitsizlik değil, toplumsal adalet sorunudur.
Çünkü aşırı servet yoğunlaşması, beraberinde aşırı güç yoğunlaşmasını da getirir.
Paranın yoğunlaştığı yerde medya etkisi oluşur, siyasal etki oluşur, ekonomik kararları belirleme gücü oluşur. Böylece toplumun büyük çoğunluğu kendi geleceğini belirleyen kararlardan uzaklaşırken, küçük bir azınlık çok daha fazla söz sahibi hale gelir.
Oysa demokrasi, sadece seçim günü sandığa gitmek değildir. Demokrasi aynı zamanda fırsatların adil dağıtılmasıdır. Bir çocuğun doğduğu aile nedeniyle kaderinin belirlenmemesidir. Bir gencin başarılı olabilmesi için torpile değil, eğitim ve emeğine güvenebilmesidir.
Türkiye'nin birçok bölgesinde insanlar çalıştıkları halde yoksul kalmaktadır. Bu durum üretim eksikliğinden çok gelir dağılımındaki adaletsizlikle ilgilidir. Çalışanların ürettiği değerin önemli bir kısmı sermaye sahiplerine aktarılırken, emeğin payı giderek küçülmektedir.
Bugün Anadolu'nun köylerinden büyük şehirlere göç eden milyonlarca insanın hikâyesi aslında aynı hikâyedir. Toprağını terk eden çiftçi, işsiz kalan genç, geçinemeyen emekli ve borç altında yaşayan esnaf; hepsi aynı ekonomik düzenin farklı mağdurlarıdır.
Bu nedenle servet sınırı tartışmaları sadece zenginlerden daha fazla vergi alınması meselesi değildir. Asıl mesele toplumun ortak kaynaklarının daha adil paylaşılmasıdır.
Bir ülkede insanlar çocuklarına süt alamıyorsa, gençler ev kuramıyorsa, emekliler temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa, o ülkede ekonomik büyüme rakamlarının tek başına bir anlamı yoktur. Çünkü kalkınma, birkaç kişinin daha fazla zenginleşmesi değil, toplumun tamamının insanca yaşayabilmesidir.
Özgürlük de yalnızca mülk sahibi olanların özgürlüğü değildir. Gerçek özgürlük; açlık korkusunun olmadığı, işsizliğin insanları çaresiz bırakmadığı, gençlerin geleceğe umutla baktığı, emeklilerin onurlu yaşayabildiği bir toplumsal düzendir.
Türkiye'nin ihtiyacı servet düşmanlığı değil, sosyal adalettir. Kimsenin yoksulluk nedeniyle dışlanmadığı, çocukların eşit fırsatlarla büyüdüğü, emeğin hak ettiği değeri gördüğü bir düzen kurulmadıkça toplumsal huzurun sağlanması mümkün değildir.
Çünkü aşırı zenginlik kadar aşırı yoksulluk da özgürlüğün düşmanıdır. Bir avuç insanın sınırsız serveti ile milyonların geçim mücadelesi arasındaki uçurum büyüdükçe, yalnız ekonomi değil, toplumsal dayanışma, demokrasi ve ortak gelecek duygusu da zarar görmektedir.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
Daha fazla milyarder mi istiyoruz, yoksa yoksulluğun olmadığı, çocukların yatağa aç girmediği, herkesin insanca yaşayabildiği adil bir Türkiye mi?