Eskiler, "Erbab-ı kemali bulup sohbetini ganimet bil" derler. İnsanın şu fani alemdeki en büyük hazinesi; helalinden kazandığı ekmeği değil, göz nuru gibi sakındığı emeği, sevgisi ve bir insana gönülden biçtiği değerdir. Gelgör ki, kökü derinlerde olmayan ağaç rüzgarda nasıl tez yıkılırsa, Maya’sı ham, gönlü dar olana verilen kıymet de öyle hebâ olup gider.
Halk kelamında dervişane bir hakikat vardır: "Gül kadrini bülbül bilir, sarraf kadrini gevher." Cevherin ne olduğunu bilmeyen sarrafın elinde elmas bile alelade bir taş sayılır. İnsan, heybesindeki en güzel duyguları, hüsnüniyeti ve merhameti birine ikram ettiğinde; karşı taraf o ikramı yük görür, o değerden nasibini alıp kemalete eremezse, orada durup düşünmek icap eder. Hak etmeyene serilen her gönül sofrası, nihayetinde insanın kendi özüne yaptığı bir hürmetsizliğe dönüşür.
Edebiyatımızın ve irfan medeniyetimizin ozanları boşuna dememiştir "Çorak toprağa tohum ekilmez" diye. Çorak gönüle ne kadar değer dökersen dök, ne bir filiz verir ne de bir çiçeğe durur. Nasipsiz bir yüreğe verilen fazla kıymet; kurak tarlaya yağmur yağdırmaya benzer, su akıp gider de toprak yine bildiğini okur. Üstelik o Yağmur ki, bir başka bahçeyi berekete boğacakken, çorak elde zayi olup gitmiştir.
Yolcuya düşen; menzilini de, dostunu da ferasetle seçmektir. Bâtıl olanın peşinde kelam tüketmek, usul erkan bilmeyene hal anlatmak insanın gençliğini, ömrünün zenginliğini çürütür. Değer; ancak o değeri başının üstünde tac eden, verdikçe eksilmeyen, bilakis çoğalan kadirşinas insanların yanında kıymetlenir.
Varın, o değerin hikmetinden nasiplenmeyeni kendi sığlığında bırakın. Kelamınızı da, eyvallahınızı da, gönlünüzün incilerini de değerinizi yük değil lütuf sayanlara saklayın. Zira biliriz ki, kadir bilmeyene harcanan her bir zerre, kadir bilene yapılmış gizli bir haksızlıktır.