Millet iradesi, demokrasinin sadece başlangıç noktası değil, aynı zamanda namusudur. Sandıktan çıkan sonuç, siyasi partilerin değil, milletin hükmüdür. O hükme saygı göstermek ise hukuk devletinin ve demokratik ahlakın en temel şartıdır.
Türk milleti, tarih boyunca iradesini teslim etmemek için büyük bedeller ödedi. Anadolu'nun işgal edildiği günlerde, Gazi Mustafa Kemal Atatürk her türlü baskıya, görevden alma girişimine ve hakkında alınan kararlara rağmen yönünü işgal güçlerine ya da onların baskısına boyun eğenlere değil, millete çevirdi. Çünkü biliyordu ki devletin gerçek sahibi millettir. Erzurum'da, Sivas'ta ve Ankara'da yükselen ses; makamların değil, millet iradesinin sesiydi.
Cumhuriyet, bu iradenin eseridir.
Bugün de demokrasi ancak halkın özgür iradesiyle anlam kazanır. Seçmen, oyunu verirken sadece bir siyasi partiye değil; kendi geleceğine, umutlarına ve temsil hakkına da mühür vurur. Bu nedenle seçilmiş temsilcilerin, seçmenin iradesini tartışmalı hâle getirecek biçimde siyasi yön değiştirmesi veya demokratik tercihlerin baskı altında şekillendiğine dair oluşan her algı, sadece siyaseti değil, toplumun adalet duygusunu da yaralar.
Sosyoloji bize şunu öğretir: Devlet, vatandaşın güveniyle ayakta kalır. Güven zedelendiğinde hukuk zayıflar, hukuk zayıfladığında demokrasi yara alır, demokrasi yara aldığında ise toplum kutuplaşır. Hiçbir iktidar, halkın güveninden daha büyük değildir.
Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Gücü sonsuz sanan nice iktidarlar tarihin sayfalarında silinip gitmiş; milletine güvenen liderler ise milletin gönlünde yaşamaya devam etmiştir. Atatürk'ü ölümsüz yapan yalnızca kazandığı savaşlar değil, millet iradesini her türlü kişisel ve siyasi hesabın üzerinde tutmasıdır.
Bugün Türkiye'nin en büyük ihtiyacı; farklı düşünenleri susturmak değil, konuşturabilen bir demokrasi; korkunun değil hukukun egemen olduğu bir düzen; millet iradesinin tartışmasız üstünlüğünü koruyan bir devlet anlayışıdır.
Çünkü iktidarlar seçim kazanabilir; ancak meşruiyetlerini ancak millet iradesine duydukları saygıyla koruyabilirler.
Unutulmamalıdır ki tarih, makamların değil, vicdanların mahkemesidir. O mahkemede ne siyasi güç geçerlidir ne de geçici çoğunluklar. Orada tek ölçü vardır: Milletin iradesine sadakat.
Ve gün gelir, bugün verilen her karar; yalnızca hukuk kitaplarında değil, milletin hafızasında da hükmünü bulur. Tarih affedebilir, unutabilir; ama milletin vicdanı, kendisine emanet edilen iradeye kimin sahip çıktığını, kimin ise o emaneti zedelediğini daima hatırlar