Bir ülkede eleştiri susturulmaya başlandığında, hedef alınan yalnızca bir kişi değildir; toplumun düşünme ve itiraz etme hakkıdır.“Tek tek avlama” psikolojisi, muhalif sesleri topluca susturmak yerine, onları birbirinden kopararak hedef haline getiren bir yöntemdir. Önce bir kişi seçilir. Sonra itibarsızlaştırılır, yalnızlaştırılır, hakkında şüphe oluşturulur. Ardından başka bir isim hedefe konur. Böylece toplum, büyük resmi görmek yerine her gün başka bir kişinin başına geleni konuşmaya başlar.
Bu yöntemin en tehlikeli tarafı şudur: İnsanlar bir süre sonra “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demeye başlar.Oysa özgürlük, yalnızca kendi sözünü söyleyebilmek değildir. Senden farklı düşünen insanın da konuşabilmesini savunabilmektir.Bugün bir gazeteci susturuluyorsa, yarın bir akademisyen, ertesi gün bir sanatçı, siyasetçi, sendikacı, dernek yöneticisi veya sıradan bir vatandaş hedef haline gelebilir.
Çünkü mesele kişiler değildir. Mesele, eleştiriye tahammül eden bir toplum düzeninin korunmasıdır.Muhalif her sesi “düşman” olarak görmek, siyaseti de toplumu da çoraklaştırır. Oysa demokrasi, herkesin aynı şeyi söylediği bir düzen değil; farklı düşüncelerin kavga etmeden, baskı görmeden ve korkmadan yan yana yaşayabildiği bir düzendir.Bugün bir başkasının susturulmasına sessiz kalırsak, yarın kendi sözümüzü savunacak kimseyi bulamayabiliriz.Bu nedenle mesele “kim hedef alındı?” sorusundan daha büyüktür.
Asıl soru şudur? Neden sürekli birileri tek tek hedef gösteriliyor ve toplum neden buna alıştırılıyor? Demokrasinin gücü, iktidarın gücünden değil; muhalefetin, eleştirinin ve özgür düşüncenin varlığından gelir. Bir toplumda herkes konuşabiliyorsa demokrasi vardır.
Ama herkes konuşmadan önce “Sıra bana gelir mi?” diye düşünmeye başladıysa, orada artık yalnızca siyaset değil, toplumun psikolojisi de değişmeye başlamıştır. Unutmayalım: Susturulan her ses, aslında toplumun ortak sesinden eksilen bir parçadır.