Siyasetin en eski tartışmalarından biri bugün yeniden karşımızda duruyor: Bir hareketi büyüten şey seçim sonuçları mı, yoksa o sonuca giden siyasal ve toplumsal yöntem midir? Modern siyasetin en büyük yanılgısı, başarıyı yalnızca sandık gecesindeki rakamlara indirgemesidir. Oysa tarih bize gösteriyor ki; kalıcı dönüşümler yalnızca seçim kazanarak değil, toplumla kurulan ilişkinin niteliğiyle gerçekleşmiştir. Çünkü skor geçicidir, sistem kalıcıdır. Sandık bir anı gösterir; yöntem ise bir toplumun geleceğini biçimlendirir.
Bugün Türkiye’de siyasetin yaşadığı temel kriz tam da burada düğümlenmektedir. Partiler çoğu zaman halkın örgütlü iradesini büyütmek yerine, kısa vadeli seçim mühendisliklerine yöneliyor. Aday belirleme süreçleri demokratik katılımın değil; ilişkilerin, dar çevre hesaplarının ve güç odaklarının kontrolüne bırakılıyor. Böyle olunca siyaset, toplumsal mücadele alanı olmaktan çıkıp kariyer ve makam rekabetine dönüşüyor.
Oysa sosyolojik olarak bakıldığında, toplumların güven duygusu yalnızca sonuçlarla oluşmaz. İnsanlar kendilerini sürecin parçası hissettiklerinde aidiyet geliştirirler. Eğer halk sadece seçim zamanı hatırlanıyor, karar mekanizmalarına katılamıyor ve temsil gücünü gerçekten hissedemiyorsa; kazanılan seçimler bile toplumsal bir umut üretmez. Çünkü temsil edilmeyen toplum, bir süre sonra siyasetten uzaklaşır; uzaklaşan toplum ise demokratik zemini zayıflatır.
Türkiye siyasi tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur. Güçlü görünen birçok yapı, halkla kurduğu organik bağı kaybettiği anda dağılmıştır. Çünkü tepeden inşa edilen siyasetler kısa vadede başarı sağlayabilir; ancak uzun vadede toplumsal meşruiyet üretemez. Kalıcı siyasal hareketler ise yalnızca liderlerle değil; mahallede, sendikada, köyde, üniversitede, sokakta kurdukları kültürel ve toplumsal bağlarla ayakta kalmıştır.
Bugün muhalefetin en büyük riski de yerel seçimlerde ortaya çıkan tabloyu “kalıcı toplumsal dönüşüm” sanmasıdır. Oysa seçim sonuçları bazen iktidarın yıpranmasıyla, ekonomik krizlerle, konjonktürel dalgalarla ya da geçici ittifaklarla oluşabilir. Eğer bu süreç parti içi demokrasiyi büyütmüyor, liyakati güçlendirmiyor ve halkın siyasete katılımını artırmıyorsa; ortaya çıkan başarı yalnızca vitrindeki bir görüntüdür. Derindeki yapısal sorunlar ise olduğu yerde durmaya devam eder.
Çünkü gerçek başarı yalnızca seçim kazanmak değildir.
Gerçek başarı;
Siyaseti kişisel yükselme alanı olmaktan çıkarıp toplumsal hizmet alanına dönüştürebilmektir.
Halkı yalnızca seçmen olarak değil, karar süreçlerinin öznesi olarak görebilmektir.
Liyakati sadakatin önüne koyabilmektir.
Sokağın sesini, anketlerin steril verilerinden daha kıymetli sayabilmektir.
Türkiye’nin siyasi kaderi çoğu zaman büyük sloganlarda değil, adayların nasıl belirlendiğinde saklıdır. Çünkü aday belirleme biçimi, bir partinin topluma bakışının aynasıdır. Eğer bir hareket kendi içinde demokratik değilse, ülkeye demokrasi taşıma iddiası da zayıflar.
Tarihsel olarak da sol ve toplumcu siyasetin büyümesi; dayanışma kültürüyle, ortak gelecek fikriyle ve temiz yöntemlerle mümkün olmuştur. Sağ siyasetin merkeziyetçi, tepeden inme ve güç odaklı yöntemleri toplumcu siyasetin içine taşındığında; ortaya sadece kimlik değiştirmiş ama zihniyet olarak aynı kalan yapılar çıkar. Bu da umut yerine hayal kırıklığı üretir.
Bugün muhalefetin önünde tarihsel bir eşik vardır:
Ya yalnızca seçim skorlarına odaklanıp günü kurtaran bir siyaset sürdürülecek,
ya da yöntem değiştirilecek ve toplumun yeniden siyasete inanacağı demokratik bir zemin kurulacaktır.
Çünkü unutulmamalıdır ki;
Yanlış yöntemlerle elde edilen başarılar, çoğu zaman gecikmiş yenilgilerin habercisidir.
Ve hiçbir toplum, yanlış bir yoldan yürüyerek doğru bir geleceğe ulaşamaz.