Bazı şeyler vardır, uğruna ölmek yaşamanın tek şartı haline gelir. Bizim için o davanın adı Bayrak’tır. O al kumaşın üzerine düşen hilal ve yıldız, sadece bir desen değildir; bir milletin gökyüzüne kazıdığı hürriyet yeminidir. Kuvayı Milliye’nin o en karanlık, en ümitsiz günlerinde bile Anadolu’nun her köyünde, her kasabasında bakışlar hep aynı yere çevrilmişti: "Acaba bayrak hala dalgalanıyor mu?"
Çünkü bayrak demek, Yurt demektir. Eğer bir minarede, bir kalede ya da bir okulun bahçesinde o al sancak rüzgarı kucaklıyorsa, orada hayat var demektir. Mustafa Kemal Atatürk, "Bayrak bir milletin özgürlük alametidir. Düşman dahi olsa hürmet edilmesi gerekir" derken, aslında bayrağın bir milletin şerefi olduğunu tüm dünyaya haykırıyordu. O’nun önderliğinde şahlanan Kuvayı Milliye ruhu, bayrağı yere düşürmemek için göğsünü siper edenlerin ruhudur.
Şunu herkes iyi bilmelidir ki; bu topraklarda ezan dinmedikçe ve tek bir Türk evladı nefes aldıkça o bayrak o gönderden indirilmez! İndirmeye kalkanlar; İzmir’de ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin’in iradesini, Maraş’ta bayrak namustur diyen Sütçü İmam’ın öfkesini ve Kocatepe’den süzülen o çelik bakışlı liderin kararlılığını karşılarında bulurlar. Türk milleti için bayrak, gökteki sönmez güneştir. Güneşi balçıkla sıvamaya gücü yetmeyenlerin, bayrağı indirmeye de nefesi yetmeyecektir.
Bizler, "Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır / Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır" dizeleriyle büyümüş bir nesiliz. Bizim için yurdun her bir karışı kutsaldır ama bayrak, o kutsiyetin en tepesindeki mühürdür. O mühür oradan sökülemez, o renk soldurulamaz.
Atatürk’ün emaneti olan bu cennet vatanın bekçileri olarak sözümüz sözdür: Gökyüzünde ay ve yıldız parladıkça, damarlarımızda o asil kan dolaştıkça; bayrağımız hep en yüksekte, hep en mağrur haliyle dalgalanacaktır.
Çünkü Türk var oldukça, bayrak inmez; vatan bölünmez!