Son yıllarda emeklilere yönelik her açıklama, neredeyse otomatik olarak “müjde” başlığıyla servis ediliyor. Geçmiş yılın 'Emekliler Yılı' ilan edilmesi, emeklilerin bir hafta kyk yurtlarında kalma imkanı, bayram öncesi maaşların erken yatırılması, ikramiyelerin öne çekilmesi, bayram aylarında ödeme takvimlerinde yapılan küçük oynamalar… Kağıt üzerinde bakıldığında bunların her biri olumlu adımlar gibi görünebilir. Ancak sahaya indiğinizde, pazarda, ucuz ekmek kuyruğunda ya da ucuz kıyma kuyruğunda bekleyen emekliye mikrofon uzattığınızda duyduğunuz cümle çok daha net: “Bizim derdimiz maaşın ne zaman verildiği değil, ne kadar olduğu ve alım gücüdür”
Çünkü gerçek şu ki, Türkiye’de emeklilerin önemli bir kısmı için geçim artık bir matematik problemi değil, bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda.
Bugün gelinen noktada emeklilerin en temel beklentisi oldukça açık ve somut: Maaşların 2003 yılında olduğu gibi en az asgari ücretin 1.5 katı seviyesine çıkarılması. Bu talep, ne uçuk bir hayal ne de popülist bir söylem. Aksine, mevcut ekonomik koşulların dayattığı bir zorunluluk.
Zira asgari ücret bile tek başına bir haneyi geçindirmekte zorlanırken, emekli maaşlarının bunun altında kalması, milyonlarca insanı sistematik bir yoksulluğa mahkûm ediyor. Hayatının 25-30 yılını çalışarak geçirmiş bir bireyin, emeklilik döneminde asgari ücretin dahi altında bir gelirle yaşamaya zorlanması, sadece ekonomik değil, aynı zamanda vicdani bir sorundur.
Burada kritik soru şu: Emekliler neden asgari ücretin 1.5 katını talep ediyor?
Cevap oldukça basit. Çünkü emeklilik, çalışmanın sona erdiği, sağlık harcamalarının arttığı, sosyal destek ihtiyacının yükseldiği bir dönemdir. Yani giderlerin azaldığı değil, aksine arttığı bir hayat evresinden söz ediyoruz. Buna rağmen gelirlerin düşmesi, sistemin en temel çelişkilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Bir emeklinin aylık bütçesini kabaca ele alalım: Kira ya da aidat, elektrik, su, doğalgaz, telefon, mutfak harcamaları, ilaç ve sağlık giderleri… Bu kalemlerin toplamı, çoğu zaman mevcut emekli maaşını aşmış durumda. Hal böyleyken, “erken ödeme” gibi düzenlemeler, yangına bir bardak su dökmekten öteye geçemiyor.
Üstelik bu durum sadece bireysel değil, toplumsal bir soruna dönüşmüş durumda. Çünkü alım gücü düşen emekliler, piyasadan çekiliyor. Bu da esnaftan üreticiye kadar geniş bir ekonomik zinciri doğrudan etkiliyor. Yani emeklinin cebine giren para sadece onun refahını değil, ülke ekonomisinin canlılığını da belirliyor.
Bu noktada asgari ücretin 1.5 katı talebi, aslında bir “refah payı” değil, bir “denge talebi”dir.
Çalışırken ülke ekonomisine üreterek ve vergi ödeyerek katkı sunmuş milyonlarca insanın, emeklilikte insanca yaşayabileceği bir gelire sahip olması, sosyal devlet anlayışının da gereğidir.
Elbette bu tür bir düzenlemenin bütçeye yükü olacağı yönünde itirazlar da dile getirilecektir. Ancak burada şu soruyu sormak gerekir: Bir ülkenin bütçesi, en kırılgan kesimini koruyamayacak kadar dar ise, asıl sorun nerede aranmalıdır?
Kamu harcamalarının öncelikleri, vergi politikaları ve gelir dağılımı gibi başlıklar yeniden değerlendirilmeden, emeklilere yönelik kalıcı bir iyileşme sağlamak mümkün görünmüyor. Geçici çözümler, günü kurtarır ama geleceği inşa edemez.
Bir diğer önemli mesele ise “algı” ile “gerçeklik” arasındaki farktır.
Emeklilere sunulan her küçük düzenlemenin “büyük müjde” olarak lanse edilmesi, zamanla toplumda bir karşılık bulmamaya başlar. Çünkü insanlar artık açıklamaları değil, kira ücretlerini ve market fişlerini referans alıyor.
Sonuç olarak, emeklilerin beklentisi son derece net: Onurlu bir yaşam standardı. Bunun yolu da maaşların gerçek hayat koşullarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesinden geçiyor. Asgari ücretin 1.5 katı talebi, bu anlamda bir lüks değil, bir gereklilik olarak karşımızda duruyor.
Bugün emekliye verilecek en büyük müjde, maaşın birkaç gün erken yatması değil; o maaşın ay boyunca tüm ihtiyaçlarına yetmesidir.
Aksi halde, TBMM çatısı altında Cumhurbaşkanınca verilen son müjde ile değişen tek şey alınan yetersiz maaşın takvimi olur.
Emeklilerin yaşam ve geçim derdi ise aynı kalır.
Şevket Gölük
Gazeteci & Yazar