Bir tarafta dev iş makineleri, acele kamulaştırma kararları ve kâr hırsı; diğer tarafta ise asırlık zeytinlerini, nefes aldığı ormanı korumaya çalışan köylü kadınlar... Bugün Akbelen denince akla gelen en taze ve en dirençli ses, demir parmaklıklar ardına sığdırılmaya çalışılan genç bir kadın: Esra Işık.
Esra’nın cezaevinden yazdığı o kısa ama sarsıcı mektup aslında bir kuşak çatışmasının değil, bir kuşak devralışının hikayesidir. "Zehra ninemizin, Hatice teyzemizin yolundan yürüyorum" derken, Anadolu kadınının toprağa olan kadim bağlılığını 2026’nın dünyasına taşıyor.
"Milas bir şirketten büyüktür" cümlesi, sadece yerel bir slogan değil; hukukun, doğanın ve kamu yararının, sermayenin önceliklerinden daha üstün olması gerektiğine dair bir manifestodur. Bir hukuk devletinde "tutuklama" bir tedbir olması gerekirken, Akbelen örneğinde görüldüğü üzere, anayasal hakkını arayanlar üzerinde bir "cezalandırma ve sindirme" aparatına dönüştürülmektedir.
Annesi Nejla Işık’ın vakur duruşu ve Esra’nın "Alnım açık, başım dik" haykırışı bizlere şunu gösteriyor: Demir kapılar, toprağa duyulan sevdayı hapsedemez. Akbelen’de kesilen her ağaç, aslında toplumun adalet duygusunda yeni bir yara açıyor. Ancak Esra’nın da dediği gibi, mücadele bayrağı artık sadece bir köyün değil, vicdan sahibi her bir ferdin elindedir.
Hukuk, bir şirketin menfaatlerini değil; ağacı, suyu ve o toprağın gerçek sahibi olan insanı koruduğu gün gerçek işlevine kavuşacaktır. O güne dek Esra’nın selamı, nöbet tutan her bir Akbelenli dostunun omuzbaşında yankılanmaya devam edecek.