Bir toplumun gerçek yüzü, en çok kadınlarının hayat hikâyelerinde saklıdır. Çünkü bir ülkede kadınların nasıl doğurduğu değil, nasıl yaşadığı ve ne yazık ki nasıl öldüğü incelendiğinde; orada adaletin, eşitliğin ve demokrasinin var olup olmadığı anlaşılır.
Demokrasi yalnızca sandıkta değil; evde, sokakta, iş yerinde, mahkeme salonunda ve en önemlisi vicdanlarda yaşar. Kadın güvende değilse, demokrasi eksiktir.
Bugün yükselen sesler boşuna değil. Her gün bir annenin, bir kız kardeşin, bir evladın hayattan koparıldığı haberleri toplumun kalbine ağır bir taş gibi düşüyor. Bu acılar sadece bir aileyi değil, bir ülkenin geleceğini de yaralıyor. Çünkü kadına yönelen şiddet bireysel bir suç değil; toplumsal bir utançtır. Bu utançla yüzleşmeden ilerlemek mümkün değildir.
Şiddetin bahanesi olmaz. Ne gelenek, ne öfke, ne kıskançlık, ne de sözde namus… Hiçbir gerekçe bir kadının yaşam hakkından üstün değildir. Asıl mesele yasaların varlığı değil, uygulanma iradesidir. Koruyamayan sistem, caydırmayan ceza, görmezden gelen toplum; şiddetin sessiz ortakları hâline gelir.
Oysa kadın; hayatın kurucusudur. Toprağa düşen ilk tohum gibi geleceği büyütür. Bir toplum kadınına değer verdikçe güçlenir, kadını susturdukça zayıflar. Çünkü kadın sustuğunda adalet susar, kadın korktuğunda özgürlük korkar, kadın öldüğünde insanlık ölür.
Bugün yapılması gereken şey sadece konuşmak değil; değiştirmektir. Zihniyeti, dili, bakışı, eğitimi değiştirmek…
Çocuklara eşitliği öğretmek, erkeklere gücün şiddet değil merhamet olduğunu anlatmak, kurumlara sorumluluğu hatırlatmak… Ve en önemlisi, hiçbir kadının yalnız olmadığını göstermek.
Unutmayalım: Kadına karşı şiddete yükselen her ses, demokrasinin kalp atışıdır. O ses ne kadar çoğalırsa, karanlık o kadar azalır. Çünkü gerçek medeniyet; kadının korkmadan yürüdüğü sokaklarda başlar.