Türkiye, devasa bir sosyolojik şantiye alanına dönmüş durumda. Bir zamanlar geniş ailenin, hemşerilik hukukunun ve mahalle dayanışmasının belirlediği o "ortak ufuk", bugün yerini uçsuz bucaksız apartman tarlalarına ve dijital yankı odalarına bırakıyor. Bu yaşadığımız sadece bir göç hikâyesi değil; bir zihniyetin ve güven haritasının radikal bir biçimde yeniden çizilmesidir.
Ekonomik Kıskaçta Çözülen Dayanışma
Yaşadığımız bu mekânsal değişime bugün en ağır darbeyi ekonomik sıkıntılar vuruyor. Eskiden feodal yapının en güçlü kolu olan "akraba dayanışması", artan yaşam maliyetleri ve geçim derdiyle kısıtlanıyor. Aile ziyaretleri, memleket yolculukları ve bayram sofraları artık "kültürel bir gelenek" olmaktan çıkıp "maddi bir yük" haline dönüşmüş durumda.
Mesafe sadece yollarda değil, zihinlerde ve cüzdanlarda da açılıyor. Ekonomik yetersizlikler, akrabalık ilişkilerinin önüne set çekerken; bireyleri kendi dar çevresine, yani sadece çekirdek ailesine hapsediyor. Aileler arası kopuşlar başladıkça, toplumun o kadim "sosyal güvenlik ağı" da birer birer deliniyor.
Çözülen Bağlar, Daralan Mekânlar
Eskiden köyden kente göç, beraberinde feodal bir koruma kalkanını da taşırdı. Gecekondu, bu dayanışmanın kentteki melez sığınağıydı; imece usulü, bitmeyen akraba ziyaretleri ve "bizden olan"ın kollanması bu yapının çimentosuydu. Bugün ise metropolleşme, bu yapıyı atomize ediyor. 1+1 dairelere ve rezidanslara sıkışan yaşamlar, sadece mekânı değil, güven çemberini de daraltıyor.
TÜİK verilerinin de işaret ettiği gibi, nüfusun %93,4’ü artık kentli. Ancak bu kentleşme, kolektif bir yurttaşlık bilincinden ziyade, anonim kalabalıklar içinde bir kimliksizleşme üretiyor. Sokaksız mahalleler, selamın yerini alan güvenlik kameraları ve mahalle esnafıyla kurulan "güven" hukukunun bitişi, feodalitenin o sıcak ama baskıcı bağlarını koparıp atarken, yerine yeni bir dayanışma modeli koyamıyor.
Sığınak Olarak "Apartman Ailesi"
Bu devasa güven krizinin ortasında aile, ironik bir şekilde hem küçülüyor hem de tek sığınak haline geliyor. Dışarıdaki kamusal alan ve ekonomik zemin tekinsizleşip yabancılaştıkça, birey en küçük birime, yani çekirdek aileye adeta bir "kale" gibi tutunuyor. Birey modernleştikçe güçleniyor ama sosyal ağlarını kaybettiği için hiç olmadığı kadar kırılganlaşıyor.
Bugün karşımızdaki tablo şudur:
Feodalitenin Sonu: Akrabalık bağları ekonomik yüklerin altında ezilerek metropolün hızında eridi; artık "akraba"nın yerini "takipçi" aldı.
Norm Boşluğu: Büyük ebeveynlerin haneden ve ziyaretlerden eksilmesiyle kuşaklararası değer aktarımı koptu; kadim ahlak tanımları yerini bireysel tercihlere bıraktı.
Dijital Paradoks: Bağlantı hızı arttı ama sahicilik azaldı. İnsanlar ekonomik ve sosyal yalnızlık içinde, dijital dünyada yapay bir aidiyet arıyor.
Sonuç: Ortak Zemin Kaybı
Değişimin kendisi kaçınılmazdır. Ancak asıl tehlike; eski feodal bağlar ve ekonomik dayanışma ağları koparken yerini dolduracak yeni bir toplumsal sözleşmenin, sosyal devletin ve kamusal güvenin inşa edilememiş olmasıdır. Türkiye, eski dünyanın feodal kodlarıyla modern metropolün ihtiyaçlarını artık karşılayamaz.
Eğer aile dışında güven duyabileceğimiz bir "toplum fikrini" yeniden inşa edemezsek, herkes kendi küçük dairesine ve kalesine çekilecek; sonunda toplum, üzerinde durduğu ortak zemini tamamen kaybedecektir.